Bizi takip edin
Bizi takip edin
Blog

Latin Amerika’da rüzgar tersine mi döndü?



24.12.2017 09:58:33
Özgür Uyanık Latin Amerika'dan bildiriyor...

Geçen hafta Şili’de başkanlık seçimlerini ülkenin en zenginlerinden Sebastian Piñera kazandı. Piñera böylece başkanlığı bir dönem “solcu” bilinen Michelle Bachelet’e bırakıp “emaneti” geri almış oldu.

Şili’deki bu sonuç Yazı İşleri Müdürümüz Kerem Yıldırım’ı düşündürmüş olacak ki geçtiğimiz günlerde bana “Latin Amerika’da rüzgar tersine mi döndü?” sorusunu yöneltti. Zira Piñera yalnızca Latin Amerika’nın Berlusconi’si değil kendisini faşist General Pinochet’in manevi oğlu sayan birisiydi. Şili Devlet Başkanı olarak 2010 yılında Almanya’ya yaptığı resmi ziyaret defterine bir nazi sloganı olan “Deutschland über alles” ( Almanya her şeyin üzerindedir) yazacak kadar şuursuz bir elitist. Almanya bile Piñera’nın yaptığından o kadar utandı ki ziyaret defterinin o sayfasını yırtıp yeni bir mesaj yazmasını istemek zorunda kaldı.

Hayır! Tabi ki politikada kitleler birden sağa ya da sola yatmazlar. Üstelik başkanlık rejimlerinin hakim olduğu bu kıtada halk bir sağ ya da sol partiye değil “aday”a oy vermektedir. Başkan adayının herkes tarafından malum olan siyasal ve sınıfsal kimliği rejimin “başkanın tarafsızlığı” oyununda sislere bürünür. Halk her yerde olduğu gibi burada da gölgelere bakar. Politik maharet gölgenin kaynağını teşhir etmekte yatar.

TEMSİL REJİMİN TRAJEDİSİ: SOLCU ELBİSESİ GİYMİŞ SAĞ’LA, SAĞ’IN ELBİSESİNİ GİYMİŞ SOL

Şili özgülünde soruya cevap verecek olursak, rüzgarın tersine döndüğü yok. Şili’de sosyalist Dr. Salvador Allende’den bu yana sol hiçbir zaman iktidar olmadı ki bugün sağa geçti diye dövünelim. Bachelet’in solculuğu Şili sağının karşısında öyle bir solcu görmek istemesinden ibaret. Zira Bachelet bildiğimiz anlamda solculuğun hiçbir ölçüsüne uymuyor. Anti emperyalist değil. Tam tersine Venezuela’ya karşı sağ cepheyle ittifak halinde. Kalkmış demokrasi dersi veriyor. Geçen 23 Ekimde milletvekili seçimlerine halkın katılımının %34,9 oranında kaldığı muhteşem Şili demokrasisi Piñera’yı seçerken de %49 katılım oranı sağlamış.

ABD’nin MERCOSUR’a karşı kurduğu ekonomik birlik Pasifik İttifak’ının savunucusu Bachelet sermayenin ve medya tekellerinin çıkarlarına ilişmeme konusunda da istikrarlı. Ülkesindeki emekli kadınların %94,2’si asgari ücretin %60’ı kadar aylık alırken, Bachelet giderayak bir “demokrasi atağı” yaparak gay evliliğini yasallaştırdı. Bu arada eğitimin paralı olmaya devam ettiği Şili’de üniversiteyi bitirmek İngiltere’den pahalı.

Şili’de bu seçimlerde Sol, Geniş Cephe(Frente Amplio) kurarak, bir başkan adayı çıkardı. Seçimlerin ilk turunda solun başkan adayı Beatriz Sanchez %20,27 oy aldı. Frente Amplio meclis seçimlerin de de %16,5 oy desteğiyle 20 sandalye kazandı. İster Başkanlık rejimi altında isterse parlamenter sistemde olsun bu seçim işleri karışıktır. Seçmene indirgenen halk çoğu zaman “Solcu elbisesi giymiş Sağ’la, Sağ’ın elbisesini giymiş Sol”dan birini seçmek zorunda bırakılır. Şili’deki bu yeni birliğin niteliği henüz belli değil. Solun temel normlarına ne kadar bağlı olduğunu zaman gösterecek.

AĞAÇLARI DEVİREN RÜZGAR MI OBAMA DOKTRİNİ Mİ?

1980’lerin neo liberal ekonomi politikaları Latin Amerika ülkelerinde derin siyasal krizlere yol açmıştı. İktidardaki sağ partiler IMF müdahaleleri sebebiyle ülkelerini yönetemez duruma gelmişlerdi. Açlık ve sefaletle sokağa çıkan halkı vahşetle durdurmuşlardı. 1990’ların sonuna gelindiğinde sağın halkın içine çıkacak yüzü yoktu.

Bu şartlarda ulusal kimliği güçlü ve yolsuzluğa bulaşmamış sol liderler ortaya çıktı. 1999’da “Comandante” Chávez’in iktidara gelişiyle ve ona karşı gerçekleşen 2002’deki ABD’ci askeri darbenin başarısız olmasıyla, kıtada sol yönetimlerin durdurulamayacağı anlaşıldı. Güney Amerika’nın iki devinde Arjantin’de Kirchner, Brezilya’da Lula’nın seçilmesi geri kalanların önünü açtı.

Bu sırada ABD’de oğul Bush yönetiminin ilgisi çok uzaklardaki Afganistan ve Irak’taydı. Latin Amerika’da ne olduğuyla pek ilgilenmiyordu. 2006’da Arjantin’in Mar del Plata kentinde gerçekleşen IV. Amerikalılar Zirvesi’ne katılımını saymazsak Bush yönetimi Latin Amerika’yı kendi haline bırakmayı tercih etti. Yeniden bir askeri darbeler sürecine yol açacağından sol yönetimlerin gelişini engellemek gibi bir yola girmedi. Bunun yerine Latin Amerika’da halkçı yönetimler altında bir kapitalist birikimin oluşmasına müsaade etti. ABD bu kadarına “şimdilik” katlanabilirdi.

Halkçı ve milli olarak tanımlanabilecek bu sol yönetimler kısa sürede ABD’nin sinirlerini bozacak işlere imza attılar. Arjantin dış borçların %80’ini sildi ve IMF ile anlaşmaları yırttı attı. Brezilya ekonomik-sosyal reformlar yaptı, yeni devlet işletmeleri yaratarak halka gelir aktarımında bulundu. Ekvador ve Bolivya askeri üsleri kapattı ve ABD’yi tamamen ülkeden kovdu. Chávez radikal biçimde Venezuela’yı sosyalistleştirdi ve anti emperyalist bir silahlı kuvvetler yarattı. ABD’nin Fidel Castro’dan sonra en nefret ettiği Nikaragualı lider Daniel Ortega 2006’da yeniden iktidara geldi.

“Demokrat” Obama bu gidişe bir dur demeye karar verdi. Obama Doktrini önce zayıf kaleleri düşürmeyi hedefliyordu. İzlenilen yol ise “yumuşak darbe” olacaktı. 2009 Haziranında Bolivarcı İttifak’a katılma kararı alan Honduras devlet Başkanı Manuel Zelaya, askeri darbeyle indirildi ve bir uçağa bindirilerek ülkeden gönderildi. 2012’de Paraguay Devlet Başkanı Fernando Lugo parlamenter bir darbeyle koltuğundan edildi. Seçimleri üst üste üçüncü kez kazanan Brezilya İşçi Partisini 2016’da Paraguay’da uygulanan yöntemle iktidardan düşürdüler.

Obama’nın Venezuela’dan sonra düşman olarak gördüğü ülke olan Arjantin ise sıkı bir uluslararası ambargoya tabi tutuldu. ABD mahkemeleri değersiz devlet tahvillerine fahiş değerler yükleyerek Arjantin’e on milyarlarca dolar borç çıkardı. Kirchner hükümeti ABD mahkemelerinin kararlarını tanımayınca Arjantin’in tüm dış hesapları kapatıldı. Uluslararası medya, Başkan Cristina Kirchner aleyhine yoğun bir kampanyaya başladı. Oligarşinin elindeki tahıl ve et tekelleri dış satımı durdurdu. Döviz spekülasyonu başladı. Başkanlık süresinin sonuna yaklaşan bayan Kirchner anayasa gereği üçüncü kez aday olamadı. Onun yokluğunda altı yüz bin oy farkla ülkenin en zenginlerinden Mauricio Macri seçimleri kazandı. Böylece Arjantin’de de bir halkçı yönetim iktidardan düşürülmüş oldu.

ÖLÜM KORKUSUNUN ECELE FAYDASI VAR MI?

Düşen kalelerin en zayıf ve orta derecede ideolojik netliğe sahip yönetimler olduğunu görebiliyoruz. Bunlara karşın en sert saldırılara ve ablukaya uğrayan Venezuela, Bolivya, Ekvador ve Nikaragua yönetimleri dimdik ayakta duruyor. Bu ülkeler aynı zamanda Bolivarcı İttifak ALBA’nın ana gövdesini oluşturuyor.

Venezuela başından itibaren ABD ile çatışmacı bir çizgi izliyor. Her türlü provokasyona rağmen çok partili rejimi sürdürerek Bolivarcı Devrimi ayakta tutuyor. İktidarı bırakmama, Bolivarcı Devrimi her koşulda sürdürme kararlılığına sahip. Birinci halkadaki ideolojik netliği zayıf ülkeler ise halk desteğine sahip olmalarına karşın kararsız tutumları nedeniyle kendilerinden daha zayıf olan sağa iktidarı devrettiler. İçeride oligarşi ve dış güçlerle bir yere kadar çatışmayı sürdürdüler. Çok sıkıştıklarında halk desteklerine güvenerek, nasılsa yeniden iktidara geliriz rahatlığıyla, iktidardan kaçtılar.

Bolivarcı iktidarların ayırt edici ortak noktalarından biri de silahlı kuvvetlerle tam bir bütünlük sağlamış olmaları. Zaten ABD askeri unsurlarının ülkeden kovulması bu amaçla en stratejik hamleydi. Ekvador’da Rafael Correa iktidara gelir gelmez ilk işi ABD’nin Güney Amerika’daki en büyük hava üssü olan Manta’yı kapatmak olmuştu. Bolivya’da Eva Morales iktidara gelmeden önce, askerler ancak ABD Büyükelçiliğinin onayıyla rütbe alabiliyordu. Morales USAID dahil ülkedeki tüm ABD unsurlarını kovdu. Nikaragua’da Sandiniast Devrimin lideri Ortega iktidarda değilken bile silahlı kuvvetler üzerinde etkiliydi.

Arjantin’de Kirchner’ler tamamen dağıtılmış olan orduyu yeniden organize etmekte pek hevesli değillerdi. Brezilya’da İşçi Partisi yönetimi ise hep ittifaklar ve rüşvetle sağı etkisizleştirmeye alışmıştı. Paraguay’da ve Honduras’taki yönetimler ise orduyu etkileyebilecek güçten yoksundular.

Zayıf halkanın orduyu etkinleştirme ve taraf kılma konusundaki çekimserliğinin bir nedeni de ABD ile çatışmayı askeri bir düzeye çıkarmaktan kaçınma olsa gerek. Diğeri de kanlı darbeler tarihinden gelen kötü hatıralar. Fakat bu çekimserlik ülkelerini daha iyi bir noktaya getirmedi. Askeri önlemleri almaktan kaçındıkları için yalnızca iktidardan düşmediler, üstelik ülkeleri uyuşturucu kartelleri tarafından işgal edildi. Bu ülkelerde Suriye’deki savaştan fazla insan öldürüldü. Halk on beş yıl öncesinden daha büyük bir sefalete mahkum edildi.

Geçen ay Honduras’ta yapılan seçimleri devrik başkan Zelaya’nın liderlik ettiği ittifak kazanmasına rağmen seçim kurulunun bir açıklamasıyla iktidar sağa geçti. Arjantin’de neoliberal yönetim azınlıkken yeterli çoğunluğa yükseldi. Şimdi Cristina Kirchner, yardımcısı ve eski dışişleri bakanı dahil onlarcası hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Ülkenin her yerinde yoğun operasyonlar başladı. Grev yapan işçiler bile tutuklanır hale geldi. Polis protestocuları alenen öldürmeye ve gözaltında kayıplara başladı. Brezilya’da da durum farklı değil. İşçi Partisi lideri ve eski devlet başkanı Lula 8 yıl hapse mahkum edildi.

KÖPEKLER İSTEDİ DİYE ATLAR ÖLMEZ

Medya yıllarca Fidel Castro’nun öldüğü ya da Küba’da devrimin yıkılacağı üzerine propaganda yaptı. yarım asrı yalanlarla geçirdiler ama bir türlü Küba’yı yok edemediler. Chávez öldü de ne oldu? Bolivarcı Devrimi yıkabildiler mi sanki. Latin Amerika’daki sol hareketler durup dururken ortaya çıkmadılar. Hepsi onlarca yıllık mücadelelerden, çatışmalardan süzülerek bugüne geldiler.

Seçim kaybedebilir, iktidardan düşürülebilir ama Latin Amerika solunun halk içinde etkisi azaltılamaz. Halkıyla yaşayan, onun dilini konuşan, aynı değerleri paylaşıp, onlarla dans edebilen bir sol gelenek var. Gelir eşitsizliğinin, toprak sorununun, sağlık ve eğitim problemlerinin en ağır biçimde sürdüğü bir kıtada solun örgütlenmesi için koşullar her zaman yeterlidir. Solu hapsedebilir, öldürebilir ya da politika yapma araçlarından mahrum edebilirler. Fakat bunu yapan güçler halkın sorunlarına ne cevap verecekler? Emperyalizmin müdahalelerine, ülkeleri parçalama ve Orta Doğulaştırma planlarına tepkileri ne olacak? ABD’nin planlarına ortak olanlar kendi varlıklarını ortadan kaldırmış olmayacaklar mı?

Emperyalist kuşatma güçlendiği, ABD’ci sağın saldırıya geçtiği bir döneme girdik. Zayıf olanlar düşüyor. Dayanabilenler kalelerini tahkim ediyor. Geçici barış dönemi bitti. Şimdi yeniden ve topyekün bir mücadele başlıyor. Fakat bunun, iktidarların yıkıntılarının altından sıyrılmakla bir ilgisi yok. Basında yer almıyor ama Latin Amerika başkentlerinde yüzbinlerin katıldığı gösteriler ve çatışmalar sürüyor. Fabrikalarda işçiler, tarlada köylüler, yerliler direniyor.

Rüzgarın tersine döndüğü falan yok. Milyarlarca yıldır olduğu gibi esmeye devam ediyor. Güneş bu kıtayı her zamanki kadar ısıtıyor. Toprak bereketini sunuyor. Sudan doğan insan, bereketli topraklarda çıplak ayakları üzerinde, güneşe yükseliyor. Latin Amerika’da tutku ve umut hiç tükenmiyor.



İLGİLİ HABERLER