Bizi takip edin
Bizi takip edin
Blog

Ekolojik Tarım ve Ölümcül Kapitalist Tarım



25.7.2018 15:33:57
Ekolojik tarım; çiftçileri bağımlılıktan, manipüle edilmiş meta piyasasından,adaletsiz bir şekilde dağıtılan subvansiyonlardan ve gıda güvensizliğinden kurtarabilir. Mevcut statükodan çıkarı olan devasa şirketler ekojolojik tarıma karşı koyuyor.

Tüm dünyada gıda ve tarım krizde. Gıdaların besin değeri düşürülüyor, sağlıksız hale getiriliyor ve beslenme biçimleri tek tipleşiyor. Biyoçeşitlilik azalıyor ve bu durum  gıda güvenliğini tehdit ediyor. Topraklar bozuluyor, su kaynakları kirleniyor ve azalıyor. Küresel gıda üretimi açısından hayati öneme sahip küçük çiftçiler topraklarından edilip tarımın dışına itiliyor.

Yüz milyonlarca insan için gıda güvensizliği yaşamın bir gerçeği iken, büyük miktarlarda gıdayı temin edebilen küresel azınlık ise tükettiğinden fazlasını çöpe atıyor. Bu kriz, güçlü küresel tarım şirketlerinin çıkarlarına hizmet eden yapılarla evlilik yapmış gıda ve tarımdan kaynaklanıyor.

Geçtiğimiz 60 yıl boyunca tarım giderek endüstrileşti, küreselleşti ve ihraç odaklı tek tip ürün tarımına dayanan uluslararası ticaret sistemine, uluslararası piyasa için meta üretimine, borçlanma yoluyla uluslararası finans kuruluşlarına ( IMF / Dünya Bankası ) bağımlı hale geldi.

Bu durum bir tarafta gıda fazlası, diğer tarafta gıda yetersizliği yaratıyor. Yeterli gıdaya sahip olmayan bölgeler ithal ürünlere ( ABD ) ve koşullu yardımlara bağımlı hale geldi. Güney küredeki gıda yetersizliğinin yansıması Kuzey kürede fazlalık oluyor. ‘Bir tarafı şişir, diğer tarafı açlıktan öldür stratejisi’ne dayanıyor.

İster Afrika’da olduğu gibi borç ödemeye dayalı IMF-Dünya Bankası yapısal uyum programlarıyla ( Afrika kıta olarak gıda ihraç ederken şu an ithal eder duruma düştü , Meksika üzerinde etkili olan NAFTA gibi ikili ticaret anlaşmalarıyla; isterse de daha genel olarak kısıtlamaları kaldırılmış ( deregüle edilmiş ) küresel ticaret yasalarıyla olsun; sonuç aynıdır: geleneksel, yerli tarımın yıkımı.

Bütünü tamamlayan ise ‘Yeşil Devrim’in uygulanması oldu. Çiftçiler; şirketlerden, ürünü artırmak için kimyasal gübre ve pestisitlere bağımlı hibrit tohum satın almaya özendirildiler.  Bu girdileri satın alabilmek için krediye ihtiyaç duydular ve yoğun sulama gerektiren bu tarım modeli için sulamayı finanse etme ve sulama barajı inşa etme konusunda hükümetlere borçlandılar.

Yeşil Devrim, verimliliği ve kazançları artıracak ve çok daha etkili olacak diye hükümetler ve çiftçiler kandırıldıktan sonra, şimdi bizim; bağımlılığa, deregüle ve manüpüle edilmiş piyasalara,adaletsiz dağıtılan subvansiyonlara ve doğasında varolan gıda güvensizliğine dayanan uluslararası kapitalist sisteme dahil olmuş ülkelerimiz ve çiftçilerimiz var.

Güney Küre için daha büyük bir ‘kalkınma’nın parçası olarak milyonlarca çiftçi tarımdan koparılıp fabrikaların ( batının fason üretim birimleri için ) ucuz işgücüne dönüştürüldü ya da  giderek artan oranlarda işsiz veya umduğu işi bulamayan gecekondu sakinleri haline geldi.

Hindistan’da, sahte nosyon ‘kalkınma’ uğruna, çiftçilerin küresel sermayeye itaat etmesi sağlandı: Küresel tarım şirketlerinin yararına küçük çitçiyi çökertmek için kasıtlı olarak uygulanan politikalar, azalan gelirler ve  ucuz ithal mallar yüzünden çiftçiler sürekli iflas ediyor.

Dünya genelinde geleneksel tarımın programlı bir şekilde çökertilmesinin sonucu olarak Batı uluslarının lehine bu jeopolitik vites değişiminin dışında; Yeşil Devrim ayrıca, gıda ve toprağın doğasına, insan sağlığına ve çevreye de zararlı etkilerde bulundu.

Ürünlerin artacağı, gıda güvenliğinin yükseleceği ve daha büyük miktarlarda tarım gelirinin elde edileceği şeklinde benimsetilen önermeyle Yeşil Tarımın faydaları abartıldı. Ve sıklıkla söz edilen ‘insani’ amaç ve sonucun ( milyonların hayatını kurtardık ) PR’la ve soğuk ekonomik çıkarlarla yapacağı iş daha fazlaydı.

Gelgelelim, Yeşil Devrim ürün artışını sağlasa bile ( benzer bir şekilde, GDO tarımının da  – Yeşil Devrimin ikinci zuhuru – ürünü artırdığı iddiaları derinlemesine düşünülmeden kabul edilecektir ) Kanadalı çevreci Jodi Koberinski, sorulması gereken birkaç soru olduğunu söylüyor: bu meta ürün artışının, yerel gıda güvenliği ve kalori üretimi, dönüm başına düşen besin, yeraltı suları, toprak yapısı ve yeni zararlı böcekler ve hastalıklar açısından maliyeti ne olmuştur?

Ayrıca bunun köylü toplulukları ve ekonomisi üstünde; kuşlar, böcekler ve genel olarak biyoçeşitlilik açısından; yeni teknolojiler, değişen tarım pratikleri ve girdilerinin sonucunda da iklime etkilerinin ne olduğunu; küresel üretim zincirine doğru yön değiştirmenin, oldukça önemli bir nokta olarak da ulaştırma ve fosil yakıt tüketiminin sonuçlarının ne olduğunu da sorabiliriz.

Ayrıca, Yeşil Devrim, Güney küreyi her geçen gün ABD merkezli tarım ve ticaret sisteminin insafına bıraktıkça, ülkelerinde şehirleşmeye zorlayan bu kalkınma politikalarına uyum sağlamak zorunda kalıyorlardı ve aynı zamanda yerel kırsal toplulukların ihtiyaçlarından çok farklı ihtiyaçları olan, kendilerine uzak ve genişleyen kent nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamak zorunda kaldılar. Bu ihraç odaklı tarıma ek olarak, çiftçilerin ya da yerel köy pazarlarının ihtiyaçları göz ardı edilerek kent pazarları için ürün yetiştiriliyordu.

Yerel sistemlerin yıkımı

Çiftçi ve aktivist Bhaskar Save, 2006’da politika yapıcılara yazdığı açık mektubunda, bu soruların bazılarına yanıtlar sundu. Yeşil Tarım dayatmasının altında yatan gerçek nedenin, çok daha çeşitli ve besin açısından yeterli, köylü halkın –  Hindistan nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan – uzun yıllardır faydalandığı tarımın yok edilmesi pahasına; hükümet ve birkaç endüstri tarafından desteklenen kentsel endüstriyel büyümenin yakıtı olarak birkaç adet, görece daha geç bozulan tahıl ürünlerinin pazarlanabilir artığının yükseltilmesi gibi çok dar bir amaç olduğunu iddia etti.

Önceden, Hindistanlı çiftçiler çok fazla kalemde, herbir kalemden küçük miktarlarda üretim yaptıkları halde kendi kendilerine yetiyor hatta fazla bile üretiyorlardı. Bu ürünler, özellikle kolay bozulanlar, kent pazarlarına sunmak için elverişli değildi. Ve böylece Hintli üreticiler, satın alınacak girdiye ihtiyaç duymayan, geleneksel, çoğul üretim yerine; buğday, pirinç ya da şeker gibi çok az sayıda ihraç amaçlı, kimyasal olarak yetiştirilen tek tip ürüne dayanan tarıma yöneltildiler.

Uzun boylu yerel tahıl çeşitleri daha fazla biyokütle sağlıyor, toprağı güneşten koruyor ve şiddetli muson yağmurlarının neden olduğu erozyonu önlüyordu. Fakat, yerine getirdikleri bu cüce türler yabani otların arsızca büyümesine sebep oluyor ve otlar güneş ışığı için bu bodur ürünlerle girdiği yarışta başarılı oluyordu.

Sonuç olarak çiftçi, yabani otlarla mücadele etmek veyahut herbisit kullanmak için daha fazla emek ve para harcamak zorunda kaldı. Bunun yanında, cüce ürünlerle birlikte samanın büyümesi de azaldı ve toprağın doğurganlık dönüşümü için gerekli olan organik maddeler azaldı. Bunun sonucunda da dışardan tedarik edilen girdiler için suni ihtiyaç doğdu. Üreticiler kaçınılmaz olarak çareyi daha fazla kimyasal kullanmada buldular  ve böylelikle toprak bozuldu ve erozyon meydana geldi.

Kimyasal gübreyle yetiştirilen bu egzotik türler  ‘zararlı böceklere ve hastalıklara’ karşı daha hassas hale geldi ve bu da daha fazla kimyasal kullanımına neden oldu. Fakat saldırıya uğrayan böcek türleri kimyasallara karşı direnç geliştirdi ve çok hızlı bir şekilde çoğaldı. Bu böceklerle beslenen ve böylelikle  böceklerin populasyonunu denetleyen yırtıcılar – örümcekler, kurbağalar vs. – yok oldu. Tabii ki bunlarla beraber yer solucanı ve balarısı gibi birçok faydalı tür de….

Save, Hindistan’ın Güney Amerika’dan sonra dünyanın en çok yağış alan bölgesi olduğunu not ediyor. Nerede toprağı örten kalın bir bitki örtüsü varsa orada toprak canlı ve gözeneklidir, yağmurun en azından yarısı emilir ve toprakta ve daha alt katmanlarda depolanır.

Sonrasında büyük miktarda su daha derinlere akiferleri ya da  yeraltı su tablalarını doldurmak için süzülür. Canlı toprak ve altında yatan akifer, böylelikle bize devasa hazır su deposu sunar. Yarım yüzyıl önce, Hindistan’ın birçok bölgesinde yıl boyunca yağmurların durmasından uzun zaman sonra bile yeterli içme suyu bulunurdu. Fakat ormanların azalmasıyla toprağın su emme kapasitesi şiddetli bir şekilde azalıyor. Dereler ve kuyular kuruyor.

Yeraltı sularının yeniden dolumu azaldığında suyu çıkarmak da zorlaşıyor. Hindistan 1950’de bir seferde çıkardığı suyu şimdi 20 seferde çıkarıyor. Hindistan halkının büyük çoğunluğu – köylerde tulumbadan su çeken ve yalnızca yağmur suyu ile tarım yapan – onlarca kuşak önce olduğu gibi adam başı aynı miktarda su kullanmaya devam ediyor.

Hindistan’ın su tüketiminin % 80’inden fazlası sulamaya gidiyor.Sulamanın da  en büyük payını kimyasal olarak üretilen ihraç amaçlı ürünler yutuyor. Örneğin kimyasal olarak üretilen bir dönüm şeker kamışı, 25 dönüm sorgum, inci darısı ve mısırın harcadığı suyu harcıyor. Şeker fabrikaları da devasa miktarlarda su tüketiyor.

Üretimden işlemeye kadar rafine edilmiş her bir kilo şeker, iki ya da üç ton suya ihtiyaç duyuyor. Save, bu miktarda suyla, geleneksel yöntemlerle, organik olarak yaklaşık 150 – 200 kilo, besin değeri yüksek sorgum ve inci darısı ( yerli darı ) üretilebileceğini ifade ediyor.

Bhaskar Save, Hindistan’da tarlalarda ne olup bittiği, çiftçiye ve ekolojiye ne olduğu konusunda insanların gözlerini açmalarına yardımcı oldu. 2015’te GRAIN tarafından yayımlanan bir rapor, ABD’nin,  tüm ulusun gıda ve tarımını ‘serbest ticaret’ bayrağı altında nasıl gasp ettiğine; çevrenin, sağlığın ve çiftçilerin uğradığı zarara ilişkin genel bir bakış sunuyor.

2012’de Meksika Ulusal Halk Sağlığı Kuruluşu, gıda güvenliği ve beslenme üzerine yapılan bir araştırma sonucunu yayımladı. Bu rapora göre, 1988 ile 2012 arasında 20 ila 49 yaş arası kadınlarda fazla kilolu kadın oranı %25’ten %35’e ve bu grup içindeki obez kadın oranı da %9’dan % 37’ye  çıktı.

5 ila 11 yaş arası Meksikalı çocukların yaklaşık yüzde 29’u, 11 ila 19 yaş arası gençlerin % 35’i fazla kilolu bulunurken, her on çocuktan birinin ise anemiden muzdarip olduğu ortaya çıkmıştır. Meksika Diyabet Federasyonu Meksika nüfusunun %7’sinin diyabetli olduğunu söylüyor. Diyabet, Meksika’da şu an doğrudan ya da dolaylı bir şekilde üçüncü ölüm sebebi olarak görülmektedir.

Meksika’nın geçtiğimiz yirmi yıl içerisinde imzaladığı serbest ticaret anlaşmaları ülkenin gıda sistemi ve halk sağlığı üzerinde derin etkiler bıraktı. Gıda Hakkı özel raportörü Olivier De Schutter 2012’de Meksika’da icra ettiği bir görevden sonra; yürürlükte olan ticari politikaların, ülkeyi özellikle meyve ve sebzede taze ve çabuk bozulan gıdalar yerine uzun raf ömürlü, birçok işlemden geçmiş ve rafine edilmiş gıdalara daha bağımlı hale getirdiği sonucuna vardı.

“Eğer sağlık şirketleri bu politikalarla uyumlu diyetleri değiştirseledi; Meksika şu an yüz yüze kaldığı aşırı kilo ve obeziteden uzak durabilecek ya da sorunu büyük ölçüde azaltabilecekti” diye ekledi.

Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması ( NAFTA ), Meksika’da küresel tarım ve uluslararası gıda şirketlerinin ortaya çıkmasının yanında; gıda işlemeye doğrudan yatırım yapılmasına ve perakende yapısında değişikliğe ( süpermarketlerin ve convenience store dedikleri ürünleri pahalı satan, tatillerde ve geç saatlere kadar açık kalan minimarketlerin göze çarpar bir şekilde ortaya çıkışı )  yol açtı.

Ülke birdenbire süpermarket zinciri, tefeci ve convenience store ( yurarıda sözü edilen mini marketler çn. ) patlamasına tanık oldu. Yerel, küçük ölçekli satıcıların yerini, işlemden geçmiş gıda şirketlerine  satış ve kâr açısından daha büyük fırsatlar sunan perakende şirketleri aldı. Oxxo (Coca Cola’nın sahip olduğu Femsa’ya bağlı), 1999 ile 2004 yıları arasında  mağazalarının sayısını 3500’e yani üç katına çıkardı. 2015’te bir ara 14000’inci mağazasını açmayı planlıyordu.

Meksika’da gıda egemenliğinin yitirilmesi halkın beslenme alışkanlıklarında olağanüstü bir değişime neden oldu ve işini kaybeden tarım işçileri ile ulusun geneli açısından korkunç sonuçları oldu. Bu durumdan kâr sağlayanlar ise ABD’li gıda ve tarım şirketleri, uyuşturucu kartelleri, ABD bankaları ve silah tüccarları oldu.

Değişen bir şey yok: düzmece ‘çözüm’

Yukarıda sözü edilenlerin büyük bir çoğunluğunun sebebi olan politikaların uygulanması için uluslararası tarım şirketleri lobi yaptı, bunlara yön verdi ve bunlardan çıkar elde etti. Şu an, bu şirketler ve onların destekçileri, yoksulluk ve açlık hali ile sinik ve sahte bir şekilde ilgileniyor görüntüsü veriyorlar.

GDO patentli tohumlar, tarım ve gıdayı denetim altına alma işinde bu uluslararası tarım şirketlerinin kullandığı son boyunduruğu temsil ediyor. Hindistan’ın sofralık yağ sektörünün mevcut halinin çarpıtılması bize GDO projesinin etrafında ikiyüzlülük ve sahteliğin nasıl işbaşında olduğunu gösteriyor.

ADM ve Cargill gibi ticaret ve gıda işleme şirketlerinin çıkarları için, ticari anlaşmalar ve ucuz ithal ürünlerle çiftçilerin kendileri, yerel gıda işleme işinde çalışanların da işleri ortadan kaldırıldıktan sonra şimdi de; GDO’yu Hindistan’a sokabilmek için, Hint tarımının verimsiz olduğu ve bunun sonucunda da ülkenin ithal ürünlere bağımlı olduğuna dair bir kampanya yürütülüyor. Elbette ki bu kampanyanın, neoliberal ticaret anlaşmalarından önce, 1990’ların ortalarında, Hindistan’ın sofralık yağda neredeyse kendi kendine yeten bir ülke olduğu gerçeğini dikkate alması beklenemez.

Gates Vakfıyla yapılan gizli anlaşmada şirketler, aynı zamanda, Afrika’nın büyük bir kısmına tamamen hakim olmayı garantilemenin peşindeler. Batılı, tohum, gübre ve pesticit üretici ve satıcıları ile gıda işleme şirketleri, yasal değişiklikleri güvenceye alma sürecindeler ve gıda ve tarımı kendi hayallerindeki gibi değiştirmeye imkan tanıyacak lojistik ve altyapı inşa etmekle meşguller.

Bugün hükümetler büyük tarım şirketleriyle dolap çevirmeye devam ediyorlar. Bu şirketlere ticari anlaşmalarda stratejik roller verilerek, hükümet politikalarını şekillendirmelerine olanak tanınıyor ve bu şirketler, kamu üniversiteleri ve enstitülerde yapılan araştırmaları finanse edip, araştırmaların mahiyetini belirleyerek politika  bilgi ajandasının çerçevesini her geçen gün daha fazla belirliyorlar.

Bhaskar Save Hindistan’a ilişkin şunları yazdı:

 “Bu ülkenin 150’den fazla ziraat üniversitesi var. Ancak bunların herbiri, her yıl, çiftçileri yanlış yönlendirmek ve ekolojik bozulmanın yayılmasını sağlamak için yetiştirilmiş, birkaç yüz ‘eğitimli’ işsiz ordusu üretiyor. Bir öğrencinin ziraat yüksek mühendisi oImak için harcadığı altı yıldaki tek gaye kısa vadede  – zor bela algılanan – ‘verim’ elde etmek. Bunun için çiftçi bir dünya şey yapmak ve yüzlerce ıvır zıvır satın almak için teşvik ediliyor. Fakat, gelecek nesiller ve diğer canlılar için toprağın zarar görmeden kalması amacıyla asla yapmaması gereken şeylerden söz eden bir düşünce hiç dile getirilmiyor. Artık halkımızın ve hükümetimizin, bu sanayi güdümlü tarımın – kurum kuruluşlar tarafından desteklenen– doğası gereği suçlu ve intiharla eşanlamlı olduğu gerçeğini anlamalarının zamanı çoktan geldi!”

Save burada, borçlardan ve ihraç odaklı üretime ( GDO ) geçiş ve ekonomik ‘liberalizasyon’ sonucunda gelen ekonomik baskılardan kaynaklı 300.000’den fazla çiftçinin intiharını kastediyor.

Mevcut kimyasal-endüstriyel tarımın küresel sistemi, Dünya Ticaret Örgütü ve hazırlanmasında tarım teknoloji şirketlerinin payının olduğu ikili ticari anlaşmalar, gıda güvensizliği ve çevresel yıkımın en büyük sorumlularıdır. Sistem destekçilerinin iddia ettikleri gibi  ‘dünyayı doyurmak’ için kurulmamıştır.

Fakat bu model, Güney Küre’de hakim kavram ‘kalkınma’nın merkezine oturmuş durumda:  lüzumsuz şehirleşme, kırsal bölgelerin Dünya Bankasının ısrarları sonucunda boşaltılıp ticarileştirilmesi, mevcut gıda ve tarım üretiminin yerine Monsanto-Bayer, Cargill ve benzerleri tarafından yürütülen modelin getirilmesi ve  maliyet ve sonuçlarına bakılmaksızın  ‘ilerleme’nin ölçüsü olarak GSYH artışının sürdürülmesi – endüstriyel tarımın dar,indirgemeci ‘ürün-mahsul’ paradigmasının yansıması .

Ekolojik Tarım gerçek bir çözüm öneriyor

Tüm dünyada, şirketlerin tohum, toprak, arazi, su ve gıdayı ele geçirmek için yaptıklarına direnen ve bunları geri püskürten çiftçiler ve topluluklar görüyoruz. Ve aynı zamanda, ekolojik tarımın başarılarına dair ilham verici öykülere tanık oluyoruz.

Bhaskar Save’in Gucerat’ta kendi arazisinde başardıklarından yola çıkacak olursak, ekolojik tarım; arazi üzerinde yenilenebilir kaynakları kullanarak ve haşere ve hastalıklara karşı doğal çözümlere öncelik vererek, zehirli maddelerin kullanımını en aza indirmenin de içinde olduğu sağlam ekolojik yönetim ile çiftçilerin geçimlerini koruyan ve garantiye alan bir yaklaşımı bir araya getiriyor.

Ekolojik tarım, doğa bilimlerinde yer alan bilimsel araştırmalara dayanıyor ama bunu çiftçilerin ürettiği bilgi ve araştırma ve politika üretimine yönelik  tepeden inme yaklaşımlara  meydan okuyan bir halk katılımıyla birleştiriyor. Aslında, ekolojik tarım, çiftçileri ve tarımı etkileyen daha büyük politik ve ekonomik meselelerde yol gösterebilecek, daha geniş bir ajandanın parçası olmak için kendi arazisindeki dinamiklerin ötesine geçme basiretini gösterebilir.

Jodi Koberisnki’nin ‘sistemsel düşünme’ ( systems thinking ) yöntemi; ekolojik tarımın, sosyal, ekolojik ve sağlıkla ilgili meselelerin yanında, yerel gıda güvenliği ve egemenliği ile ilgilenen şirketlere yol gösterme potensiyeline sahip olduğunu fark ederek, ekolojik tarım konusunda güven veriyor. Bu hususta, ekolojik tarım; azami ürün elde etme ve şirketlere en yüksek kârları garanti etme ve geri kalan ne varsa zarara uğratma üzerine kurulu indirgemeci yaklaşımdan bir kurtuluş, bir çıkış noktası, bir yeni başlangıçtır.

Wei Zhang – ekosistem hizmetleri, tarım ve çevre üzerine yoğunlaşan bir iktisatçı – “meseleleri nasıl kavramsallaştırdığınız ve geliştirdiğiniz ya da bunlarla meşgul olmak için gerekli araçları nasıl seçeceğiniz konusunda ‘dünya görüşü’ çok önemlidir. Sistemsel düşünme, dünya görüşümüzü oluşturan temel kanı ve kabullerimizi değiştirmeyi gerektiriyor. Bunlar, bilginin doğası ve bilme süreçleri konusundaki kanılarımızın yanında, gerçeği görme ve yorumlama yolumuzu belirleyen entelektüel ve ahlaki temellerdir. Sistemsel düşünme hakim zihniyeti değiştirerek ve daha bütünleşik yaklaşımlara karşı direnişe geçerek bize yardımcı olabilir.”, diyor.

Ekolojik Tarım temel inanışlarda değişiklik gerektiriyor

Birkaç yıl önce Oakland Institute, iklim değişikliği, açlık ve yoksullukla yüz yüze olan Afrika’nın bütününde, ekolojik tarımın başarısının altını çizen  33 örnek-olay incelemesinin sonuçlarını yayımladı. Bu çalışmalar; tarımdaki dünüşümün, iklim adaletini sağlayıp, toprak ve çevreyi onarırken, ekonomik, toplumsal ve gıda güvenliği açısından muazzam yararlar sağlayabileceğini gösteren kesin veriler sunuyor.

Araştırma; çiftçilerin gelirini, gıda güvenliğini ve ürün dayanıklılığını artırırken, aynı zamanda ucuz ve sürdürülebilir ürün artırma yöntemleri gibi ekolojik tarımın birçok faydasının altını çiziyor.

Rapor; bitki çeşitliliğini artırma, birlikte ekim, samanla örtme, toprak verimliliği için hayvan ya da bitki gübresi kullanma, haşere ve hastalıkla mücadele için doğal yönetim, tarımsal ormancılık ve su yönetimi için gerekli yapıların inşası gibi sayısız teknik ye yöntemi ekolojik tarımın nasıl kullandığını tarif ediyor.

Daha birçok başarılı ekolojik tarım örneği ve Yeşil Devrim fikrini, bu fikri içeren pratikleri terk eden onlarca çiftçi mevcuttur.

Yakınlarda, Farming Matters ( Tarım Değerlidir çn. ) isimli internet sitesinde yer alan bir röportajda Million Belay, ekolojik tarımın Afrika için neden en iyi model olduğuna ışık tutuyor. Belay, en büyük ekolojik tarım inisiyatiflerinden birinin 1995’te Kuzey Etyopya’nın Tigray bölgesinde başladığını ve bugün de sürdüğünü ifade ediyor. Önce dört köyle başlamış; iyi sonuçlar alınınca bu sayı 83’e çıkmış ve en sonunda da tüm Tigray bölgesine yayılmış. Daha sonra Tarım Bakanlığına bunun tüm yurda yayılması önerildi. Proje şu anda Etyopya’da altı bölgeye yayılmış durumda.

Ekolojik tarımın Mekele’deki Etyopya Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmayla desteklenmesi, bu pratiklerin işe yaradığı ve hem çiftçiler hem de toprak açısından daha iyi olduğu konusunda karar alıcıları ikna etmek açısından hayati öneme sahiptir.

Bellay, Doğu Afrika’da geniş bir bölgeye yayılan bir diğer ekolojik tarım pratiğinden söz ediyor– ‘itme-çekme’. Bu metot; zararlı böceklerle, önemli bir yem türü ile onun yabani ot akrabasının seçici birlikte ekimi yöntemini kullanarak mücadele ediyor. Bu sistemde böcekler sırasıyla bir ya da daha fazla bitki tarafından itilerek sistemden dışarı atılıyor ve ‘yemlik’ ( tuzak ) bitkilere doğru çekiliyor ve böylelikle ürün istiladan kurtuluyor. İtme-çekme yöntemi tarlalardaki zararlı böcek populasyonunun biyolojik olarak kontrolünde ne kadar etkili olduğunu ispatladı. Pestisite ihtiyaç önemli oranda azaldı, özellikle mısırda üretim arttı, çiftçilerin gelirleri yükseldi, hayvanlar için yem çoğaldı ve buna bağlı olarak da süt üretimi arttı ve toprak daha verimli hale geldi.

2015’e kadar bu metodu kullanan çiftçi sayısı 95.000’e yükseldi. Başarının en büyük temellerinden biri de, International Center of Insect Physiology and Ecology (ICIPE) ile gövde kurdu ve striga için çözüm olarak ekolojik temelli zararlı böcek yönetimi üzerine Doğu Afrika’da on beş yıldır çalışan Rothamsted Research Station (UK) ile işbirliği yapılarak en ileri bilimin kullanılmış olmasıdır.

Fakat ekolojik tarıma yalnızca Güney Küre için uygun bir model gözüyle bakılmamalıdır. Food First yöneticisi Eric Holtz-Gimenez, ekolojik tarımın, dünyada tarımın ötesinde birçok problem ( elbette ki tarımla bağlantılı )  için somut ve pratik çözümler sunduğunu savunuyor.  Bunu yaparken de neoliberalizmin can çekişen, yürürlükteki ekonomik doktrinine ve katıksız yağmasına meydan okuyor ve alternatifler sunuyor.

Ekolojik tarımın büyümesi açlık, yetersiz beslenme, çevresel yıkım ve iklim değişikliği ile baş edebilir. Güvenceli, ücretli, emek-yoğun tarım işi yaratarak, zengin ülkelere göç etmiş emekçilerle, köyünden koparılmış, sweatshop**larda fason iş yapan köylü topluluklarını birbirine bağlayabilir.

Meşruiyet Zırhı

Çok sayıda resmi rapor; açları doyurmak ve düşük gelirli bölgelerde gıda güvenliğini garantiye almak için, küçük çiftlikleri ve sürdürülebilir,çeşitli ekolojik tarım yöntemlerini desteklememiz ve yerel gıda ekonomilerini güçlendirmemiz gerektiğini ifade ediyor.

Olivier De Schutter diyor ki:

 “2050 yılında 9 milyar insanı besleyebilmemiz için acilen en etkili tarım tekniklerini hayata geçirmemiz lazım. Bugün bilimsel kanıtlar bize, özellikle aç insanların yaşadığı elverişsiz çevrelerde ekolojik tarım yöntemlerinin, ürün artışını sağlamak için kullanılan kimyasal gübre kullanımından daha iyi olduğunu gösteriyor.”

 De Schutter; küçük ölçekli çiftçilerin, kritik bölgelerde ekolojik yöntemleri kullanarak on yıl içinde gıda üretimini iki katına çıkarabileceklerini gösteriyor. Kendisinin de yer aldığı, geniş bir bilimsel literatüre dayanan çalışma, gıda üretimini artırmak ve en yoksulların koşullarını iyileştirmek için bir yol olarak, ekolojik tarıma esaslı bir şekilde dönüşü işaret ediyor. Rapor, devletleri de ekolojik tarıma tam anlamıyla dönüşü hayata geçirmeye davet ediyor.

Ekolojik tarımın başarı öyküleri, kalkınma çiftçilerin kendi ellerinde olduğunda nelerin başarılabileceğini gösteriyor. Ekolojik tarım pratiklerinin genişlemesi; gelecek kuşaklar için de sürdürülebilir, hızlı, adil ve kapsayıcı bir kalkınma yaratabilir. Bu model, tabandan yukarıya politika ve aktivitelerin belirlenmesini ve devletin de buna yatırım yapıp kolaylık sağlamasını gerektiriyor.

Uygun yollar, depolar ve diğer altyapı unsurlarıyla desteklenerek yerel pazarların erişimini de içeren yerelleştirilmiş gıda üretimi, küresel sermayenin ihtiyaçları için dizayn edilmiş hakim sömürücü uluslararası pazarların önüne geçmelidir.

Küçük tarlaların, büyük ölçekli endüstriyel tarlalardan alan başına daha verimli olduğu ve daha dayanıklı daha fazla çeşit içeren gıda sistemi yarattığı uzun zamandır kabul edilen bir gerçektir. Eğer politika yapıcıları; bu sektörü önceliğe alıp, ekolojik tarıma Yeşil Tarımın pratikleri ve dayattığı teknoloji kadar destek olurlarsa;  yoksulluk, işsizlik ve kente göç gibi sorunların çoğu çözülebilecektir.

Gelgelelim, ekolojik tarımın büyümesinin önündeki en büyük engel, ticari tarım yapan büyük şirketlerin saldırıları ve ekolojik tarımı marjinalize etme girişimleridir. Ne yazık ki, küresel tarım şirketleri, bilimsel ve politik arenada başarılı bir çarpıtma ağlarıyla ‘meşruiyet zırhını’ garantiye alıyorlar. Bu da modellerinin devam edip gitmesine ve normal ve gerekliymiş gibi görünmesine olanak tanıyor. Bu meşruiyet algısını; lobi faaliyetleri, hükümet departmanlarını ele geçirmek ya da şekillendirmek için işe koyulan tarım holdinglerinin parasal ve politik gücü, kamu kuruluşları, tarımsal araştırma paradigması, gıda ve tarımla alakalı uluslararası ticaret ve kültürel anlatı sağlıyor.

Sistemi  eleştirenler, hemen anti-bilimsel olmakla, hayali alternatifler öne sürmekle, milyarlarca insanı açlığa sürükleyip hayatlarını tehlikeye atmakla ve ideolojik ve duygusal davranmakla suçlanarak bombardımana tutuluyor. Jon Entine, Owen Paterson ve Henry Miller gibi stratejik olarak oralara yerleştirilmiş endüstri avukatları bu tip mesajların medyada sürekli dile getirilmesini sağlıyor ve Science Media Center gibi medya grupları ise  gazetecileri tarım sanayisinin yalanları ile besliyor.

Bazıları sözü edilen türde suçlamaları savurduğunda, bunlar sadece basit bir yalan olmayabiliyor: Bazıları bu tip durumlardan, eleştiren kişilerin sorumlu olduğuna gerçekten inanıyor. Eğer böyleyse, bu insanlar Zhang’ın anahatlarını çizdiği düşünme beceriIerinden yoksunlar: kendi indirgemeci mantık ve dünya görüşleriyle sınırlanmış vaziyetteler.

Can sıkıcı bir durum da, birçok politika yapıcının da gözlerinin böyle bir görüşle kör edilmiş olabileceğidir. Çünkü çoğu hükümet, halktan habersiz, endüstriyle can ciğer kuzu sarması bir şekilde çalışıyor. Güçlü sanayi lobisi, bürokratlar ve politikacılar üzerinde hakimiyet kurdu, sözde kamu çıkarlarına hizmet eden bilim grupları ve düzenleme kuruluşları da sanayi ile bağlantılı kilit isimlerin varlığıyla alt üst edildi.

Dünya Bankası ‘tarım işletmelerini etkinleştirme’ stratejisiyle şirketlerin öncülüğünde endüstriyel tarımı dayatıyor ve uygulanacak politikaları yazmaları için de şirketlerin dizginleri gevşetiliyor. Monsanto,  tohum tekeli yaratmak için, DTÖ’nün Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşma taslağının hazırlanmasında kilit rol oynadı, Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemlerinin Uygulanması Anlaşmasının şekillenmesinde ise başrolü küresel gıda işleme endüstrisi oynadı. Gıda koteksinden, Hindistan tarımını yeniden yapılandırmayı amaçlayan Tarımda Bilgi Girişimine, oradan da Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığına güçlü tarım şirketleri lobisi, istediği tarım modelinin galebe çalması için politika yapıcılara ayrıcalıklı erişimini güvenceye aldı.

Uluslararası tarım holdingleri tarafından vurulan son darbe ise; hükümet yetkilileri, bilim insanları ve gazetecilere, Fortune 500 listesindeki şirketlerin, doğal varlıkların koruyucusu oldukları iddiasının akla uygun olduğununun kabul ettirilmiş olmasıdır. Bu şirketler, insanlığın ortak zenginliğine sahip olma ve bunları kontrol etme konusunda en büyük meşruiyete kendilerinin sahip olduğu konusunda birçok kişiyi ikna ettiler. Asıl amaç kâr elde etmek için sömürmek iken, güçlü uluslararası şirketler bir şekilde insanlığın ihtiyaçlarına hizmet ediyor yalanıyla; gıda, toprak, arazi ve tarımın kontrolünün bu şirketlerin ellerine verilmesi gerektiği şeklinde bir önerme mevcut.

Endüstriyel tarımı destekleyen büyük şirketler, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde politika yapma makinesinin içine gömüldüler. Küresel tarım şirketleri; “Dünyayı doyurmak için endüstriyel tarım şart” büyük anlatısından, israf düzeyindeki araştırma hibeleri ve önemli politika yapıcı kuruluşları ele geçirmeye kadar çeşitli yöntemlerle, politika yapıcıların zihniyetlerinin  ve ana akım söylemin sınırları dahilinde algılanan meşruiyet zırhını garantiye aldılar.

Eğer siz, bir kamu kurumunda önemli bir figür olarak, kurumunuzun ve toplumun temel kurumlarının ve de şirketlerin bu kurumlar üzerine etkilerinin temelde sapasağlam olduğuna inanma noktasına gelirseniz, bu genel statükoya meydan okumaz hatta onu sorgulamazsınız bile. Bir kere bu kuruluşlara ve şirketlere sadakat gösterdikten sonra, bunların politikalarına muhalefet etmeniz ‘akıldışı’dır ve hepsini desteklemek için artık orada hazırolda  bulunursunuz. Ve artık, sistemi sorgulayan herhangi bir araştırma bulgusuna, analize ya da soruya muhalefet etmeniz ‘doğal’ hale gelir ve dolaylı olarak sistemin içinde bir role sahip olursunuz.

Fakat sistem sadece kötü gıda üretirken, küresel ölçekte gıda sıkıntısı çeken bölgeler yaratırken, sağlığı yok ederken, küçük tarlaları yoksullaştırırken, çeşit açısından kısır beslenme biçimlerine ve besin değeri düşük gıdalara neden oluyorken, küçük tarlalardan daha verimsizken, toprağı öldürürken ve bağımlılık ve borç yaratan Dünya Bankası /DTÖ politikalarından beslenirken daha nereye kadar bu meşruiyetini sürdürecek?

Ekolojik tarımın işe yaradığı ne kadar görülürse, politika yapıcılar mevcut sistemin başarısızlığını o kadar görecek  ve tarıma bütüncül bir bakışa o kadar açık hale gelecekler         – çünkü ekolojik tarımın uygulayıcı ve destekçileri kendi meşruiyet zırhlarını yaratıyorlar – yine o kadar gönüllü yetkili, dünyanın en acil sorunlarından bazılarını çözmede yardımcı olacak potansiyele sahip bu modele şans tanıyabilecek. Bu belli bir ölçüde Etyopya’da başarıldı. Şüphesiz bu umut verici bir durum.

Elbette ki; ne küresel tarım şirketleri ne de bu şirketleri destekleyen ve bunlardan çıkar sağlayan kapitalist sistem bir gecede yok olup devrilir, ne de hükümetler bir gecede değişir.

Hükümetleri ve düzenleyici grupları ele geçirme, küresel nüfuzu harekete geçirmek için DTÖ’yü ve ikili ticaret anlaşmalarını kullanma, ABD militarizmi ( Irak ) ve istikrarsızlaştırmadan ( Ukrayna ) çıkar sağlama, bilimin üzerinde aşırı nüfuz kullanma ve muazzam ölçülerde kâr etmeyi mümkün kılmak amacıyla çizilmiş çerçeveden dolayı tarım şirketlerinin şu an yaptığından farklı bir şekilde davranmaları mümkün değildir.

Dünya Bankası’nın küresel tarım şirketlerine şu an sürmekte olan taahhütleri ve bütünüyle çürümüş, hileli küreselleşme modeli yağmanın bir diğer reçetesini oluşturmaktadır. İster Monsanto, Cargill gibi şirketlerle isterse de Bill Gates’in yardımcı olmada başını çektiği Afrika tarımını ele geçirme şeklinde olsun; özel sermaye, ‘serbest ticaret’ ve  ‘kalkınma’ klişelerinin arkasına saklanarak yağmayı garantiye almaya devam edecektir.

Brezilya ve Endonezya, uyguladıklarıyla çevreyi yok eden özel şirketleri subvanse ediyor. Kanada ve İngiltere, GDO biyoteknoloji sektörünün ihtiyaçlarını kolaylaştırmak için onlarla birlikte çalışıyor. Hindistan da, Monsanto, Bayer ve Cargill gibi şirketlerin yararına Dünya Bankası’nın verdiği direktifler doğrultusunda kendi tarımsal temelininin yok edilmesini kolaylaştırıyor.

Kapitalizm cenderesinin sürmesi gerektiği miti yoluna engel çıkmadan ilerler ve gerçek alternatifler tüm kıtalarda kitlesel hareketlerle desteklenmezse, ekolojik tarım çevre ( periferi ) ülkelerle sınırlı kalacaktır.

 

Colin Todhunter

Monthly  Review

Çeviri: Özgür Girişen

Özgür Üniversite



İLGİLİ HABERLER